Ötekileştirme yok edici bir virüstür PDF Yazdır
Pazartesi, 02 Şubat 2009
Sample Image
“Ebru bir azınlık projesi değildir. Basit anlamda baktığınızda azınlık diye bir kavramı kabul ettiğinizde çoğunluğu kabul etmeyi, en önemlisi de Cumhuriyet tarihi boyunca süre gelen, çoğunluğun az olana bahşettiği hakları, verdiklerini ve veremediklerini tartışırız. Bu yüzdendir ki ben bu kavramı basında reddedenlerdenim.”
Suda yüzen bir buluttur ‘Ebru’. Suyun değişik ritimler eşliğinde renklerle dansıdır. Suyun rüyasıdır. Ve Attila Durak için de bir metafordur ‘Ebru’. Türkiye’deki kültürel çeşitliliği görünür ve anlaşılır kılacak yeni bir dil arayışıdır. Tüm farklılıkları ve benzerlikleriyle bu topraklarda yaşayan insanların öyküsüdür...

Frankfurt Kitap Fuarı’nda ‘Türkiye’de İnsan Hakları ve Düşünce Özgürlüğü’ konulu panelde tanışmıştık Attila Durak ile. Konuşmasında ‘azınlık’ kavramını reddetmesi dikkatimizi çekmişti ve kendisiyle bu konuda daha ayrıntılı konuşma istemi uyandırmıştı. Bu nedenle gerçekleştirdiğimiz söyleşide sanatçının ‘Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar’ adlı çalışmasının yanısıra ‘azınlık’ ve ‘ötekileşme’yi konuştuk. Azınlık kavramının büyük devletlerin çıkarı doğrultusunda politize edildiğine dikkat çeken fotoğraf sanatçısı, “Bizim projemizin durduğu yer bu topraklarda yaşayan her türlü kültürel grubun ve etnik yapının bu toprakların asli unsuru olduğu yönündedir. Kitabımızda benim fotoğraflayabildiğim 44 tane farklı etnik grup vardır ve bu 44 etnik gruba eşit bakarım ben” diyor.

İsterseniz söyleşimize yolculuklarla başlayalım. Sizin yolculuğunuz Doğu Karadeniz’de başladı. Geriye baktığınızda, Gümüşhane’de çocuk olmak nasıldı?

Gümüşhane’de çocuk olmak çok keyifliydi... Neden derseniz: Gümüşhane bizim zamanımızda bir çocuğun mutlu olması için herşeye sahipti. Meyve bahçeleri içinde, yeşilliklerle dolu, içinden bir dere akan, küçüklüğünden dolayı herkesin herkesi tanıdığı, bu yüzden de büyüklere saygı, küçüklere sevgi geleneğinin, şehrin yaşam tarzı olduğu, çocukların sokaklarda büyüdüğü, özgür, yaramazlıklara izin verilen küçük şirin bir şehirdi. Ve ben bu soruyu neden sorduğunuzu biliyorum. Okumuş olduğunuzu düşünerek, Ebru projemin temelleri işte bu küçük sevgi dolu şehirde, sokaklarda oynarken atıldı. Ben de zaten Ebru sergisinin ve kitabının sanatçı açıklamasında yazdığım hikayeyi buraya birebir alıyorum. Belki o zaman sizler de sorunuzun karşılığını daha iyi alırsınız.

“Anadolu’daki birçok şehir gibi birden çok kültürün izlerini taşıyan bir şehirde, Gümüşhane’de doğdum. Gümüşhane, adını Osmanlı İmparatorluğu’nun para üretiminde kullanılan gümüşün çıkartıldığı, “eski şehir” denilen bölgedeki madenden almış. “Eski şehir” benim çocukluğumda ıssız ve terk edilmiş bir bölgeydi. Bir tür “hayalet şehir”... Bir zamanlar Ermeni kalaycıların çekiç salladığı, Rum tezgâhtarların dükkân açtığı, artık bomboş olan sokaklarında oynamak, Gümüşhane’li çocukların en sevdikleri eğlenceler arasındaydı. Çocukluğun sınırsız düş gücünün de yardımıyla, kayıp bir kentin hayalet insanlarının varlığını omuz başımızda hissetmek tuhaf bir ürküntü verirdi bize. Oyunlarımız arasında en heyecan verici olanı, kaderlerine terkedilmiş ve çoğu harabe haline gelmiş eski kiliseleri taşlamaktı. Böyle bir kilisenin son renkli camına taşı atıp hedefi tutturan el, benimki oldu. Dokuz yaşındaydım.”

Bir fotoğrafçı olarak yolculuk nasıl bir anlam taşıyor?

Fotoğraf ve yolculuk birbirinden ayrılmaz iki unsur. Özellikle de belgesel, fotoğrafın yarısı diyebiliriz, olmazsa olmazı. Yani çok kaba bir tabirle belgesel fotoğraf, orada olma halinin kamera ile başkalarına aktarılması. Bir yere gitmeniz ve o mekanda bulunmanız gerekiyor. Benim için ise fotoğrafın dışında yolculuk, özgürlük demek. Anlamak ve öğrenmek demek, nefes almak demek.

‘Ebru’ adlı son serginiz de beş yıllık bir yolculuğun sonucudur. Bu yolculuk sizde ne gibi izler bıraktı?

Evet, Ebru saha çalışması tam 6 yıl süren, Anadolu yollarında 250 bin kilometre yol katettiğim, 1000’e yakın yerleşkede bulunduğum, 10 bine yakın da insanla buluştuğum bir yolculuktu. Bu yolculuk 6 yılın sonunda yani 2007 yılının Haziran ayı ile başlayan ve yolculuğumun ikinci safhası diye adlandırdığım sergiler serisi ile devam etti. Sergiler Anadolu’da ve dünyanın değişik şehirlerinde devam etmekte ve benim de yolculuğum, Ebru maceram devam etmekte. Yani hala bitmiş birşey yok.

Ve ben bu tamamlayamadığım yolculuğum içinde hergün değişiyor, hergün birşeyler öğreniyorum. Sizlere bende şöyle iz bıraktı gibi net birşey söylemek, yaşadıklarımı ve öğrendiklerime ihanet olur ama özetle şunu söyleyebilirim ki, benim artık saşırma seviyem çok yukarılara çıktı... İnsanoğlu öyle bir yaratık ki en kötüyü de en iyiyi de yaratabiliyor. Yani sakinlik duygumu yitirdim. Hem pozitif hem negatif yönde.

Bu yolculukta edindiğiniz sayısız anı arasında en derin iz bırakan hangisiydi?

Bu soru, üzülerek söylemek istiyorum ki, hem sevmediğim hem de şimdiye kadar hiç cevaplamadığım bir soru. Sizlere yukarıda anlattığım gibi fiziksel yaşamı 2000 yılında başlayan ve süregelmekte olan bir projeden bahsederken “en” demek sanırım çok da anlamlı olmayacak. Oysa ki bu yolculukta tabi ki birçok an vardır ki, diğerleri gibi çok önemlidir. Belki o anı size aktarabilirim.

Bu an “en” kapsamına girmese de benim insan olarak, kendimden utandığım bir andır. İsterseniz onu anlatayım: Aslında bu anı, yine kitabımızın benim kaleme aldığım Ebru’nun hikayesi kısmında da yer almıştı. İsterseniz okuyucularımız için birebir oradan alıntı yapayım.

Şöyle ki: Trakya’da oluşmaya başlayan bu duygu ve düşünceler, yıllar içinde Anadolu’nun her yöresinde paylaştığım öykülerde tekrar tekrar onaylandıysa da Viranşehir’de fotoğrafladığım bir Yezidi’nin öyküsünde en acı örneğini buldu. Beni ağırlamak için son kuzusunu kesen altmış yaşlarındaki bu zat, “Bizim nüfus kâğıtlarımızdaki ‘din’ hanesine eskiden ya bir çizik atılır ya da ‘Dinsiz’ yazılırdı bilir misin?” diye sordu bana. “Son yıllarda ise ‘Bilinmeyen’ yazıyorlar.” İnanmaz bakışlarımı görünce gidip nüfus kâğıdını getirdi ve “Altmış yıldır kendi memleketimde bana dinsiz dediler” diyerek nüfus kâğıdını önüme fırlattı. Ben kendi gözlerimle okuduğum “Bilinmeyen” sözcüğünün sarsıntısından ve mahcubiyetten suskun, söyleyecek söz ararken hâlâ kulaklarımda çınlayan isyanını duydum: “Allah belamı verseydi de Yezidi doğmasaydım!”

Ebru’nun bir azınlık projesi olmadığını vurguluyorsunuz. Siz azınlık kavramını nasıl ele alıyorsunuz?

Azınlık kavramı 16’ıncı yüzyılda reform hareketleri ile gündeme gelmiş, başlangıçta dinsel farklılıkları belirtmek için kullanılırken, Fransız ihtilali ile birlikte de değişen millet anlayışı sayesinde etnik ve kültürel hüvviyetine kavuşmuştur. Ama aslında bu kavram büyük devletlerin çıkarı doğrultusunda politize edilmiş ve siyasi bir kavram olarak kullanılmıştır.

Okul yıllarına döndüğümüzde biz bu kavramı hep anlaşmalarda görmüşüzdür. Yani hakları ya ihlal edilmesin diye, ya da çok komik, güçsüz olan, az olanın haklarının ihlal edilmesi için politize edilen bir kavramdır. Son yıllarda sosyologların kabul ettiği genel tanım ise: Bir toplumda, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan gruptan din, dil, etnik köken v.b. yönlerden farklı özelliklere sahip topluluklara verilen addır.

Malesef bu kavram yıllar içinde yukarıdaki tanımları ile kalmamış, bir çeşit sınıfsal farklılık gibi kullanılmıştır. Cumhuriyet tarihi anlaşılamayan bu terimin acılari ile doludur. İşte bu nedenledir ki, Ebru bir azınlık projesi değildir. Basit anlamda baktığınızda azınlık diye bir kavramı kabul ettiğinizde çoğunluğu kabul etmeyi, en önemlisi de Cumhuriyet tarihi boyunca süre gelen, çoğunluğun az olana bahşettiği hakları, verdiklerini ve veremediklerini tartışırız. Bu yüzdendir ki ben bu kavramı basında reddedenlerdenim. Bu topraklardaki kültürel çeşitliliğin ve bu kültürlerin binlerce yıldır Anadolu topraklarındaki yansımalarının da rakamsal karşılık olan nitelik degil, nicelikleri ile ölçülmesi gereklidir.

Bizim projemizin durduğu yer bu topraklarda yaşayan her türlü kültürel grubun ve etnik yapının bu toprakların asli unsuru olduğu yönündedir. Kitabımızda benim fotoğraflayabildiğim 44 tane farklı etnik grup vardır ve bu 44 etnik gruba eşit bakarım ben.

Azınlık kavramının devreye girdiği bir yerde çoğunluk da vardır. Toplumlara uyarlandığında bu konsept içinde ne gibi tehlikeler barındırıyor?

Güç diyorum, dengesiz güç.....
Yukarıda biraz deyinmeye çalıştım ama biraz daha açayım konuyu. Bu deyimler kendi içinde sağlıksızdır. Bir güç dağılımını ve bu gücün kullanılmasını getirir. İnsanlık tarihi de bu dengesiz gücü kullananların hiçbir zaman adaletli olamadıklarını göstermekdedir. Bu yüzden de hala insanlık büyük acılar çekmekdedir.

Ancak şunu da eklemek isterim; azınlık çoğunluk meselesi aslında yukarıda da belirttiğim gibi -benim açımdan en azından- başından reddedilmesi gereken bir meseledir. Neden derseniz; dünyada birçok örneği oldugu gibi hep azınlıklar ezilmemiştir. Kitapsal tanımına baktığımızda, birçok kere azınlık olanlar çoğunluğu ezmiş ve zarar vermiştir. Örneğin, Güney Afrika’da Mandela çıkana kadar beyaz azınlık büyük siyah çoğunluğu ezmiştir. Hindistan ve Ghandi örneğinde de öyle...

Serginizin adı ‘Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar’. Türkiye’de bu çeşitliliğe nasıl yaklaşılıyor?

Halkın gördüğü çeşitlilik ile sistemin gördüğü çeşitlilik arasında çok büyük fark var...
20’inci yüzyıl biliyorsunuz, bütün dünyada olduğu gibi ulus devlet akımının başladığı, imparatorluklar, yani çok kültürlü yapıların çözülerek, küçük küçük devletlerin oluştuğu bir dönemdir. En güzel örneği de Osmanlı’nın, her ne nedenle olursa olsun, bu milliyetçi akımlar sonucunda, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da kendi ülkelerini kurmak isteyen gruplarla ülkelerini korumak için verdiği savaşlardır.

< İşte bu döneminde sonunda Kurtuluş Savaşı ile de Türkiye Cumhuriyeti tek ülke, tek bayrak, tek millet olarak kendi ulus devletini kurmuştur. Ben kendi adıma bu dönemde gerekli olan ve uygulanan politikaların sonradan iyi okunamadığı ve bu topraklara zarar veren uygulamalara dönüştüğü düşüncesindeyim...

İşte bu düşünceleri uygulamaya koyanlar, ben onlara sistem diyorum, siz adını ne koyarsanız koyun, çok renkliliğin ve kültürün bu topraklar ve Misak-ı Milli için bir tehlike olduğunu düşünmüşler ve o yüzden de bu fikri devletin bütün uygulamalarına yaymışlardır. “Ne mutlu Türküm” demeyen ya da ilk okulda “Türküm, doğruyum, çalışkanım” demeyen herkes vatan haini ilan edilmiş, dini birçok renklilik de bu sistemden payını almış, Aleviler korkuyla yaşamış, Müslüman olmayanlar gavur damgası yemiş, herkesin bildiği sıkıntılarla yaşamış. Tabi bu sistemsel sıkıntı halkın gerçek isteği olmasa da sonuç olarak onların da fikirleşmelerine yön vermiş, etkilemiştir... Ama size samimi birşey ve biraz da beylik bir laf söyleyeceğim: Anadolu insanı bu konuda sistemin ona dayattıklarının önündedir.

Türkiye’de çeşitli olanın ötekileşme tehlikesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demin açıkladığım konuya biraz daha değinerek açıklamaya çalışayım. Farklılıkları bir tehlike gibi görünce, annesinden, babasından aldığı ve elinde olmayan nedenlerle farklı doğan ve olan insanı tehlike olarak görünce, ona sen o değilsin busun diye baskı yapınca, zaten otomatik olarak ötekileştirip baskı kuruyorsun. Senin istediğin insanı yaratmak, tekleştirmek istiyorsun, asimile etmeye çalışıyorsun... İşte bu ötekileştirme, bence bir toplumun en büyük virüsüdür. Hem de yok edici bir virüs..

Türbanlı, saçı açığı ötekileştiriyor, saçı açık olan türbanlıdan korkuyor, heteroseksüel gayleri sevmiyor, onu anlamaya çalışmıyor vs.vs. Bunlar bizim konumuz dışında olsa da herkesin itiraz edemeyeceği konular ve kolay anlaşılır diye verdiğim örnekler. İsterseniz bu önemsediğim konuya kendi konum üzerinden bir örnek vererek soruyu kapatayım.. Bakın, bu ülkede Kürtçe konuşmanın çok tehlikeli olabileceğini düşünenler, Kürtçe şarkı söylemenin zararlı birşey olacağını düşünenler, seksenlerde yasaklar koydular. Hatta Türkiye’de Kürdün olmadığını bile iddia ettiler. O insanları baştan ötekileştirdiler. Ve ülke artık onlar ve biz halini aldı. Ancak ne komiktir ki aynı ülke 30 yıl sonra Kürtçe konuşmayı serbest bıraktı. Dün de Kanal 6 diye

Kürtçe bir kanal devlet eliyle hizmete sokuldu. Ne topraklar bölündü, ne de kimse vatan haini ilan edildi... Hemen aklıma geldi. Ben sadece Kürtçe şarkı söylerim diyen Ahmet Kaya’nın talihsiz sonu bu ötekileşmenin sonucu değil miydi?

Ötekileşme şu anda bu topraklarda karşı karşıya kaldığımız en büyük problemlerden birisidir.

Siz çok sayıda ülke gezmiş olan bir sanatçısınız. Mobilitenin bu denli arttığı bir çağda ne kadar Ebruli, ne kadar Mozaik’iz?

Ben ebruli olduğumuza inanıyorum. Mozayiksel bir yapı yine çok renkliliği ve farklılığı temsil edebilir ancak farklı renkli taşlar çok keskin hatları ile birbirinden ayrılır ve iletişim içinde olamazlar. Bu renkleri biribirinden ayıran aradaki çimentodur. Oysa dediğiniz gibi iletişimin ve mobilizasyonun bu kadar arttığı 21’inci yüzyılda herkes birbiri ile iletişim kurar ve bir diğerini etkiler. Kültürler eskiye nazaran birbirinin içine bir ebru sayfasındaki renklerde olduğu gibi karışır, dokunur ve diğerlerini etkiler.

Attila Durak kimdir?
Attila Durak, 1967 yılında Gümüşhane’de doğdu. Fotoğraf sanatıyla üniversite yıllarında ilgilenmeye başladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir yandan fotoğraf çalışmalarını sürdürürken bir yandan da NCR ve Leo Burnett firmalarında çalıştı; 1996 yılında New York’a yerleşerek International Center of Photography, School of Visual Arts ve Hunter College Güzel Sanatlar Bölümü’ne devam etti. Fotoğrafları çeşitli gazete, dergi ve kataloglarda yayınlanmış olan Attila Durrak, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye, Ürdün, Mısır, Yunanistan, İspanya, Macaristan, İngiltere, Peru, Kanada ve ABD’de belge fotoğrafı çalışmaları yaptı. Türkiye, Avrupa ve ABD’de çok sayıda kişisel sergi açmış olan ve eserleri ile karma sergilere de katılmış olan Durak’ın 2000-2007 yılları arasında gerçekleştirmiş olduğu Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar çalışması Metis Yayınları tarafından kitaplaştırılarak yayınlandı. Durak çalışmalarını İstanbul ve New York’ta sürdürmektedir.

MERAL ÇİÇEK
 
 
 
Quelle: Yeniozgurpolitika.com
2009-02-02 
 
< Önceki   Sonraki >
© 2010 YXK - Verband der Studierenden aus Kurdistan