 Öncelikle DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün TRT tarafından ilkel bir biçimde sansürlenen Kürtçe konuşmasının anadille ilgili olan kısmını, sansürü kınamak, Ahmet Türk’e ve Kürtçe diline yapılan saygısızlığı kınamak amacıyla bu köşede yayımlıyorum: “Askeri darbe döneminde devlet birçok kişiyi tutukladı, zindana koydu. Ben de tutukluydum. Bizim ailelerimiz ziyarete geliyordu, başka dil bilmedikleri için Kürtçe konuşmak istiyordu. Ancak Kürtçe konuşmanın hem bize hem de kendilerine yönelik baskı aracı olduğunu ve bu yüzden dayak yediğimizi bildikleri için Kürtçe konuşmuyorlardı. Biz buna rağmen bazen ‘Nasılsın anne?’ diyorduk. Onların yüreği kırılmadan dönmelerini istiyorduk.
Sonra bunun baskısını görüyorduk, dayak yiyorduk. O zaman ben kendime şöyle bir söz verdim. Bir gün, resmi bir toplantıda anadilimle konuşacağım dedim. Başbakan TRT 6’da partisini ve yaptığı çalışmaları övüyor. Ancak DTP üyeleri kendi dilleri ile bir selam verdikleri zaman davalar açılıyor. Soruşturmalara maruz kalıyor. Bir belediye başkanı kendi diliyle halkla bir araya geldiğinde dava açılıyor. Ama Başbakan Kürtçe konuşunca kimse bir şey demiyor. Biz bunu doğru bulmuyoruz, bu ikiyüzlü bir yaklaşımdır. Başbakan dilin özgür olması için acaba ne yaptı?” Ben de bu soruyu, başka soruları soruyorum kendime. Şöyle ki...
‘Yatçaz kalkçaz’ demokrasisi Bugünlerde orada burada “Bu işi Fethullah Gülen çözer”, “Kürt meselesine Gülen yaklaşımı”, “Kürtler din kardeşimizdir” gibi oraya buraya serpiştirilmiş diskur parçacıklarını giderek daha çok görür hale geldik. AKP de ‘Şu Kürtler olmasa Kürt meselesi ne güzel çözülür’ havasında. Kendini yaptığı konuşmanın şehvetine kaptırıp Diyarbakır’da ‘Yok öyle’li filan konuşmalar yapan Başbakan bu işi de hallediverecek, öyle hissediyor belli ki. Demokratikleşmeyi “Yatçaz kalkçaz, sabah olcak” basitliğinde görenler... Bir kere bile sokağa çıkıp özgürlük, adalet, kardeşlik için bağırmamış olanlar... Bir kere bile sözlerinin bedelini ödememiş olanlar... Dünya nimetlerinden elini eteğini çekmiş görünmek için bir yudum şarap içmeyip zalimin sofrasında başköşeyi kapanlar... Dini inançları ekonomik bir ağ kurmak için kullanıp sonra da bıyıklarını kendileri gibi kesmeyen herkesi ekonomik ve siyasi ölüme mahkûm edenler... İşte bunların Kürt meselesi konusunda bu acemi heyecanını, bu heveskârlığını izliyoruz. Abant Toplantısını ‘Kürdistan’da yapmak mesela...
Bir şüphe Cengiz Çandar’dan okuyoruz, toplantıya katılanlar Kuzey Irak deyip durmuşlar. Hayret, bu demokrasi havarileri, sıra özgürlüklere gelince kimseleri beğenmeyenler niye Kürdistan diyememişler? ‘Faşizan eğilimlere sahip, laik elitin kalesi’ olarak gördükleri bu gazetede üç yıl önce bile yaptığım yazı dizisiyle Kürdistan denebilmişti. Bedeli göze alınmıştı, ödendi de. Yeri gelmişken enteresan bir ayrıntı: Eşber Yağmurdereli, Ragıp Duran, Cengiz Aktar ve ben de bir davet üzerine Süleymaniye ve Erbil üniversitelerinde konuşmalar yapacaktık. Fakat ne olduysa oldu Abant Toplantısı’na denk gelen bu toplantı gerçekleşemedi. Resmi gerekçe ev sahiplerinin hazırlanamadığı. Ama acaba Abant ahalisi ‘Ne gerek var canım şimdi bu solculara?’ mı dedi. Bir şüphe kaldı aklımda.
Demokrasi, kendimize kadar Dünkü Zaman gazetesine bakınız. “AKP Kürt meselesini çözecek, Kürtler bırakmıyor” tadında birkaç yorum yazısına rastlayacaksınız. Ahmet Türk’ün konuşmasını bir tür ‘maraza çıkarmak’, ‘tekere çomak sokmak’ olarak görenler var. Bu kesimin demokrasi anlayışı bu kadar. Meseleyi teknik bir hadise olarak görüyorlar. Her zamanki gibi Aleviler olmadan Alevilik meselesini, solcular olmadan demokrasi meselesini, kadınlar olmadan kadın meselesini ve nihayet Kürtleri dışarıda bırakarak Kürt meselesini çözmek istiyorlar. Ama o işler o kadar da kolay değil. Onu da söyleyeyim.
* Dert etme Ahmet Türk!
Ece Temelkuran
|