´İnancıyla özdeşleşmiş bir insandı´ PDF Yazdır
Pazartesi, 12 Ekim 2009
Sample Image”Bence her Kürt gencinin mutlaka tanıması gereken bir kişilik, bir komutan, bir yoldaş, bir insan. Çünkü insanlığa, güzelliğe, iyiliğe dair ne varsa onda toplanmıştı. İnsan bazen der ya; ‘Bu insan acaba gökyüzünden mi indi?’ Bir insanın bu kadar hayat dolu olması, bu kadar sevgi dolu olması, bu kadar güçlü bir inanç taşıması bazen ancak hayallerde olabilir.”
‘Ölüm yüklü demir kuşların seslerini işitiyorum başımın üzerinde ve hemen yanımdaki ağacın bir dalına konmuş bir kırlangıcı görüyorum. Bir tepe ötemde kan kusuyor ağır silahlar. Nedir bu gördüklerim, işittiklerim nedir? Ne olacak? Doğadır...Yani yaşamdır, yani savaştır!’ Hüseyin Çelebi bu sözleri günlüğüne yazdığında, Türk Ordusu’nun KDP ve YNK ile birlikte 1992 sonbaharında gerçekleştirdiği Güney Savaşı’nın ilk günüydü. Almanya’daki ‘Düsseldorf Davası’ndan sonra geldiği ülkesinin dağlarında soluk alalı bir yıl olmamıştı daha. Daha büyük gösterse de yaşını, 25’ini yeni doldurmuştu. Bir hafta sonra, yani 11 Ekim 1992’de gözlerini yumacaktı, dolu dolu yaşadığı ömrüne. Gözlerini yumacaktı, ama veda etmeyecekti...

Newroz Cizre, Güney Savaşı başladığında gerilla mücadelesine yeni katılmış, 13 yaşında bir gençti. Şimdi ise KCK Meşru Savunma Komitesi üyesidir. Gerillalar ilk komutanlarını asla unutmaz ya hani. Newroz Cizre’nin de ilk komutanı Hüseyin Çelebi idi. Hüseyin’i ondan dinledik...

Hüseyin Çelebi ile ne zaman ve nerede tanıştınız?

1992 yılında katıldığımda Haftanin’de bulunan Şehit Mahir’de yeni savaşçılar kampına geçmiştim. Hüseyin Çelebi o zaman oranın yönetiminde yer alıyordu. Mahsum Korkmaz Akademisi’nden gelmişti. Bizim ilk tanışma toplantımızı Heval Hüseyin yapmıştı. Mücadeleye katılan bütün özgürlük savaşçıları ilk günlerinde ilk komutanlarını çok merak eder. Dolayısıyla tanışmadan önce bizde büyük bir heyecan vardı. 200’e yakın yeni savaşçı toplanmıştık. Bizden önce Heval Hüseyin ile tanışanlar vardı. Toplantı öncesi çok heyecanlı bir şekilde ‘Heval Hüseyin gelecek. Çok hoş, çok farklı bir komutan’ diyerek bizdeki heyecanı daha da artırıyordu.

Hani çok heyecanlı bir film izlersin ya, hiç bir anını, önemli sahnesini kaçırmamaya çalışırsın. Heval Hüseyin geldiğinde hepimiz öyleydik. Haftanin’de bir yamaçtayız. Çok heybetli, herkesin dikkatini üzerine çeken bir duruşla bize doğru geldi. Ama bu bilinen, bütün ordulardaki klasik, kendini asık suratlı gösteren bir komutan duruşu değil. Oldukça sempatik, güler yüzlü, hatta çocuksu bir gülüş ile geldi. Gelir gelmez gür bir ses tonu ile ‘Merhaba arkadaşlar!’ demesiyle hepimizde o devrimci coşkuyu hemen uyandırdı. ‘Sağ olun’ dedik. O ise ‘Sessinizi biraz daha kaldırın, gür sesli olacaksınız’ dedi. Halbuki biz kendimize göre çok gür bir ses çıkarmıştık. Ben önce ona şaşırmıştım. İçimden ‘Daha nasıl bağıralım ki?’ diye geçirmiştim. Sonra adeta bir koroyu yönetir gibi, kayalıklarda yankılanan bir ‘Sağ olun’un çıkmasını sağlamıştı.

Toplantı sonra nasıl devam etti?

Ardından bilinen o güzel uslubuyla hemen diyaloglara başladı. Devrimciliği, mücadeleyi, PKK’yi, sosyalizmi anlattı. İlk toplantı olduğu için herşey o kadar değişik geliyor ki. Heval Hüseyin’in kullandığı kelimelerin neredeyse tümünü not etmem gerekiyordu. Hiçbirini istediğim biçimde anlayamıyordum. O sosyalizmi anlatıyordu, oysa biz sadece PKK’yi biliyorduk. O devrimciliği anlatıyor, oysa biz sadece savaşan gerillaları biliyoruz. O marksizmi anlatıyor, biz marksizmi hiç duymamışız. Örneğin ben Cizre’den katılmışım. Serhıldanların olduğu süreçte ulusal kurtuluş mücadelesinin bilinciyle katılmıştım. Ama o kelimelerin anlamını bilmesek de, onun anlatım şeklinden büyük bir anlama sahip olduklarını anlayabiliyorduk. Onu öyle dinlerken içimde ‘Acaba ben de bir gün bu kadar güzel konuşabilecek miyim? Böyle bir komutan olabilecek miyim?’ diye düşünmüştüm. O an aslında kafamdaki hayali oluşturdu. Bir komutan nasıl olur? Ondaki duruş, heybet, kararlılık, iddia düzeyi insana bir anda ‘Aslında ben de öyle olmalıyım’ dedirtebiliyordu. O an aslında olmak istediğimiz, idealimizde kurduğumuz gerçek komutandı ve şu an karşımızdaydı.

O da başta kendisini tanıttı. ‘Ben de Hüseyin Çelebi. Kürdüm, Almanya’da doğdum. Sizin kadar şanslı değilim. Çocukluğumu kendi topraklarımda yaşayamadım. Çok şanslı olduğunuzu biliyormusunuz? Her fidan kendi toprağı üzerinden yeşerir. Bundan dolayı daha çabuk gelişmelisiniz. Daha iddialı olmalısınız. Toprağınızdan, kültürünüzden kopmamışsınız. Eeee, ben biraz asimile olmuşum’ deyince herkes kahkahalara boğuldu. Sonra devamla, ‘Neyse, sonuçta PKK çıktı. İyi ki de çıktı. Bakın, beni bile Avrupa’dan, o soğuk ortamdan çıkarttı’ dedi. Cizre Serhıldanları döneminde Avrupa’dan gelen gazetecileri görmüştüm. Onların soğukluğu, donukluğu, duygusuzluğu kafamın bir köşesinde kalmıştı. Ama Heval Hüseyin öyle söyleyince ‘Almanya gibi soğuk bir yerde büyümüş olamaz’ diye düşünmüştüm. Karşımdaki insan, kendi gerçeğinden kopmuş biri değildi. Tam tersi.

Gerçekten oradaki devrimcilikten, sosyalizmden etkilenmiş. Çünkü sosyalizmi çok içten, o kadar derin yaşayarak anlatıyordu ki. Belki de en çok merak ettiğim ilk kelime sosyalizm oldu. Ondaki o sosyalizm vurgusu, her cümlenin başındaki sosyalizm kelimesi, ‘PKK’ye hoşgeldiniz’ demesi... Ben o zaman adeta ‘Bu hangi ortam? PKK nasıl bir hareket?’ diye düşünmüştüm ve aslında işin ağırlığını hissetmiştim. O dönem bizde ideolojik bir temel yoktu. Öyle bilinçli bir katılım yoktu. Genelde duygusal, serhıldanlardan, katliamlardan etkilenerek, ulusal kurtuluş temelinde bir katılım vardı. O an aslında daha başlangıçta işin ne kadar ciddi olduğunu, daha neler öğrenmem gerektiğini, öğrenmem gerekenler içinde başta sosyalizm dersi olduğunu anlamıştım. Toplantıdan çıkar çıkmaz da utanarak arkadaşlara sormuştum: ‘Bu arkadaş sosyalizm dedi de. Sosyalizm nedir?’

Hüseyin Çelebi ile ilk konuşmanız da o toplantıda mı olmuştu?

O toplantıda hepimizi kaldırdı, diyalog kurdu. ‘Tanışalım. Ben kendimi tanıttım. Sıra sizde’ dedi. Sırayla arkadaşları kaldırdı. Sıra bana geldiğinde büyük bir heyecan vardı üzerimde. ‘Acaba yanlış konuşur muyum? Onun karşısında kendimi ifade edebilir miyim?’ şeklindeki bir korku, bir kaygı ile ayağa kalktığımda nereli olduğumu sordu. Cizreli olduğumu söyleyince ‘Braavooo. Alkışlar! Serhıldanlar ülkesi Cizre’ye alkışlar!’ çağrısını yaptı. Herkes alkışlamaya başlayınca büyük bir şok geçirdim. Alkış normalde başarı sonucu çalınır. Bir kutlamadır. Oysa ben daha yeni katılmıştım ve sadece katılımımın kutlanması bana büyük bir mutluluk da verdi. ‘Allah allah, benim gelişim ne kadar anlamlıymış. Ne kadar da güzelmiş demek. İyi ki katılmışım’ diye düşünmüştüm. O gerçekten de kutluyordu. Her gencin sistemden çıkışı, dağ ortamına ayak basması, PKK’de militanlığa karar vermesi O’nu, o kadar coşturuyordu, o kadar sevindiriyordu ki, bunu bir kutlama hak eden bir olgu olarak görüyordu ve gösteriyordu. Yaklaşık 10 dakikalık bir diyalogtan sonra diğer arkadaşlara geçti. Halbuki ben o kadar sevinmiştim ki, aslında artık oturmak istemiyordum. Onun o üslubu karşısında baştaki heyecanım da gitmişti. Onun o doğal, rahat, kendisini ‘Ben de sizden biriyim’ şeklinde hissettiren mütevazı yaklaşımı bendeki ‘Komutandır karşındaki. Onun karşısında acaba nasıl konuşayım? Hata yaparmıyım? Gülerlermi?’ şeklindeki kaygıları kırmıştı.

Hüseyin Çelebi günlük yaşamınızda nasıl bir yere sahipti?

O süreçte artık kamp yaşamına başladık. Ve Heval Hüseyin bizim açımızdan artık sohbetine hiç doyamadığımız, ilk komutanımız olarak yüreğimizi kazanan bir yoldaş olmuştu. Mesela her gün eğitime giriyorduk, ama bizim için Heval Hüseyin’in eğitim vereceği gün çok önemli bir gündü. Sonuçta her arkadaş bir düzeyde eğitim veriyor, ama ondaki akıcılık çok çok etkiliyordu. Hani o kadar akıcıydı ki, onun verdiği toplantıların kaç saat sürdüğünü hatırlamıyorum.

O süreçlerde yaşam içerisinde her gün bir farklılığıyla mutlaka ilgimizi çekerdi. Örneğin yürüyüşteyiz; bir bakıyoruz, hiç beklemediğimz bir anda bir yerde çıkıverirdi. Ya da askeri eğitim görüyoruz, yoruluyoruz. Bir anda çıkıyordu, birden moral veriyordu, coşturuyordu ve bütün yorgunluğumuz gidiyordu. Artık her yorulduğumuzda aslında gözlerimiz onu arıyordu. Gerçekten çok erken yüreğimizde yer edinmişti. Mesela bir insanla beraber kalırsın, uzun bir dönemin sonucu bir samimiyet oluşur. Ama Hüseyin Çelebi açısından buna gerek yoktu. O gerçekten bir ömüre sığdırılması gereken anıları, sevgiyi ve paylaşımı bir gününe sığdırabiliyordu. Onunla bir gün yaşamak belki de tanımak için az bir zaman değil. O gittiği her yerde zaten bir Hüseyin Çelebi olarak vardı. Ondaki o canlılık bizde de pozitif enerjiyi akıtıyordu. Negatif bir durumun gelişmesine izin vermiyordu. Onun yanındayken zorlandığımı hiç hatırlamıyorum.

Kendi içinde inancıyla özdeşleşmiş bir insandı. Çok içten inanıyordu. Ve gerçekten insan sevgisiyle doluydu. Onun gözlerindeki parlaklıkta bile sevgi okunabiliyordu. O anlamıyla her an, her dakika Heval Hüseyin ile olmak bizler açısından büyük bir şanstı. Ve ben şu an bile şunu söyleyebilirim: Heval Hüseyin’i tanıdığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. İlk komutanım olarak; bana ilk sosyalizm dersimi veren, bu sözü bana tanıtan, bunun bilincini kazandıran ilk komutanım. Ama bir de ilk militanlığın da coşkusunu veren... ‘Eğer militanlaşacaksam, ancak bu coşku ve inanç ile olur’ gerçeğini kafamın önemli bir köşesine yazdım o günlerde.

Eğitiminiz bittikten kısa bir süre sonra Güney Savaşı başladı. Hüseyin Çelebi’den nasıl ayrıldınız?

2-3 ay sonra düzenlemesi oldu. Düzenlemesi olduğunda, hepimiz arkasından hüngür hüngür ağladık. Ayrıldığında ‘Yoldaşlar. Belki mücadelenin en zor yönü ayrılıklardır. Ama fiziki ayrılıklar çok önemli değil. Yürekteki birlik, yürekte yaşayan yoldaşlık önemlidir ve bu olduğu müddetçe ayrılık yok zaten’ dedi. Ve devamında çok mütevazı bir yaklaşımla ‘Varsa bir eksikliğim, yetersizliğim sizden özür dilerim. Ve yapmışsam bir eksiklik inanın bunu çok bilinçli yapmamışımdır’ dedi. Ben o zaman çok anlam verememiştim. ‘Niye öyle bir şey söylüyor ki? Hiçbir zaman bizi üzmedi, kırmadı. Olumsuz bir tarafını görmedik. Neden özür diliyor?’ Bu beni şaşırtmıştı.

Hepimiz çocuklar gibi ağladık. O gene kızmıştı tabii. ‘Yüreğiniz sağlam, güçlü olmalı. Verdiğimiz mücadele büyük, dayanıklı bir yürek istiyor. Acıya da göğüs germeliyiz. Acının da üzerine gitmeliyiz, yoksa acı bizi ezer’ diyerek vedalaşırken bile bize eğitim verdi. Hepimiz gözyaşlarımızı silerek, ‘yoldaşımızı üzüyoruz’ diyerek hemen kendimizi toparlamaya çalıştık.

Gidişinden kısa bir süre sonra Güney Savaşı başladı. Hareketli günlerimiz vardı. O dönem kendisini iki defa görmüştüm. Bir kere yine yoldaydık, omuzlarımızda yük vardı. Biz yukarı çıkıyorduk, o aşağıya iniyordu. Yarı yolda karşılaştık. Yanında, Amed’de şehit düşen Amedli Dilzar arkadaş vardı. Sanırsam tepeleri dolaşıyorlardı. Çok ağır bir savaştı. Zaten Heval Hüseyin’i anlamak için Güney Savaşı’nı iyi anlamak gerekiyor.

Heval Hüseyin’i gördüğümde çok yorgundum. Yükümüz de ağırdı. 6-7 saat yürümüştük. Tepeye çıkıyorduk. Ter içinde kalmıştık, o da öyle ter içinde kalmıştı. Tam mola vereceğimiz bir anda karşılaştık. Tabii değişen bir şey yoktu. Tam tersine. Daha kararlı, daha güçlü, adeta ‘İşte meydan, savaş zamanı. Kendini bütün yetenekleriyle, inancıyla ortaya koyma zamanı’ diyen bir duruşu vardı. Heybetinden de hiçbir şey kaybetmemişti. Biraz daha zayıflamıştı. Zaten o hiperaktif duruşuyla bir insanın kilo alması mümkün değildi. Savaştan kaynaklı daha da hareketlenmişti. Mevzileri, tepeleri dolaşmak çok zordu. Yorgun halimizle ‘Merhaba Heval Hüseyin’ demiştik. O da merhaba verdi bize. Sonra ‘Pes etmeyin’ dercesine devam etti: ‘Ter içinde kalmışsınız. Biliyor musunuz, bu terinizden dolayı onur duymalısınız. Kürdistan toprağına dökülen her bir ter damlanızdan özgürlük fidanları yeşerecek.’ O sözüyle aslında o terin bile ne kadar anlamlı olduğunu anlattı. Ve o an o ter bizim açımızdan gerçekten onur verici bir şey oldu. Öyle hissettik. Oysa takatten düşmüş bir haldeydik önce. Ama o sözle bütün yorgunluk üzerimizden atılmıştı adeta.

Heval Hüseyin’i son görüşüm bu olmuştu. Savaş boyunca kendisini hep takip ediyorduk, nerede olduğunu soruyorduk. Ön cephede savaştığını söylüyordu arkadaşlar. Biz de hep o cepheye gitmeyi dayatıyorduk. Bizim için öyle bir komutanın yanında savaşmak büyük bir hayaldi. Ne kadar dayattıysak, arkadaşlar izin vermedi. O zaman Botan’dan birlikler gelmişti ve Heval Hüseyin de oraya gitmişti. Şehit düştüğünü operasyon boyunca duymadık. Operasyon 45 gün sürmüştü. Zelê tarafından geri çekilmiştik. Heval Hüseyin’in Botan’da olduğu söylendiği için ve hep bize ‘Botan’da görüşürüz’ dediği için geri çekilmeden sonra hepimiz kendimizi Botan’a önermiştik.

Geriye baktığınızda Hüseyin Çelebi’ye dair, hafızanızda en canlı duran özelliği hangisidir?

Heval Hüseyin bir iki kelimeyle anlatılamaz. Kişilik olarak gittiği yerde farklılığı ile, güçlü militanlık coşkusu ile O kendisini anlatıyordu. Ama günümüz açısından bence her Kürt gencinin mutlaka tanıması gereken bir kişilik, bir komutan, bir yoldaş, bir insan. Çünkü insanlığa, güzelliğe, iyiliğe dair ne varsa onda toplanmıştı. İnsan bazen der ya; ‘Bu insan acaba gökyüzünden mi indi?’ Bir insanın bu kadar hayat dolu olması, bu kadar sevgi dolu olması, bu kadar güçlü bir inanç taşıması bazen ancak hayallerde olabilir. Hüseyin Çelebi belki de çok güçlü hayaller taşıması sonucu böyle bir kişilik haline geldi. O hayallerin ve güçlü inancın yaratmış olduğu bir kişilikti. Mücadele içerisinde, yani PKK’de tanınması gereken bugüne dair yaratılan değerlerin adeta özdeşi anlamında tanınması, anılması ve yaşatılması gereken bir kişilik, bir komutandı. O anlamıyla bence günümüzde onu tanıyabilmek, onu anmak, onu yazabilmek, onu okumak, herşeyden önce onu yaşatmak çok çok önemli. Çünkü anlamadan, tanımadan ve bizi, bu tarihi yaratanları, kendini büyük inançlarla bu güzel mücadeleye adamış insanları tanımadan bence bu mücadelenin değerleri de çok fazla anlaşılamaz. Tarihte bazı insanlar vardır, mücadele ile bir olmuşlardır. O insanları tanımadan mücadeleyi tanıyamazsın. Onları tanımadan özgürlüğün ne olduğunu bilemezsin. Ve bence Hüseyin arkadaş da bu arkadaşlardan biridir. Özellikle sahip olduğu iddia, kararlılık ve inanç bakımından başta da bütün Kürt gençlerinin örnek alması ve o kişiliğin nasıl ölümsüzleşmesi gerektiğinin bilinci ile özelliklerinin kazandırılması gereken bir yoldaştır.

‘Şiir yazın’



Hüseyin Çelebi’nin anısına 1993’ten beri her yıl edebiyat etkinliği düzenleniyor. Kendisi de şiir yazarmış. Edebiyatla ilgili görüşlerini sizlerle hiç paylaştı mı?

Bahsettiğim ilk tanışma toplantısında üniversitelerden katılan bir grup da vardı. Onlarla sohbet ederken, ‘Şiir yazıyor musunuz?’ diye sormuştu. Yanılmıyorsam Rusya’da bedenini ateşe veren Tayhan arkadaş (Ahmet Yıldırım) yazdığını söylemişti. O zaman Hüseyin arkadaş şunları dile getirmişti: ‘Devrimciler şiir yazmalı. En güzel duygular devrimcilerde bulunur. Onun için mutlaka yazın. Bunun için okumak şart değil. Okumamış bir arkadaş da şiir yazabilir. Hiç okumamış, ama çok güzel şiir yazan arkadaşlarımız var.’

O an edebiyat ve şiirle ilgili uzun değerlendirmeler yaptığnı hatırlıyorum. O zamanki düşünceme göre bir devrimci şiire değil, silaha çalışmalıydı. Devrimcinin şiir yazması gerektiği noktasına çok anlam verememiştim. Ama o şöyle demişti: ‘Devrimcinin gerçek dili şiir dilidir, edebiyat dilidir. Yaşamın ve savaşın, mücadelenin acılarını yaşayanlar güzel şiir yazabilir. Ve bu duygular devrimcilere aittir. Bedel vermeyenler, bir halk uğruna mücadele etmeyenler, acı çekmeyenler şiir yazamaz.’ Arkadaşlar da Heval Hüseyin’in şiir yazdığını söylüyordu. Kendisi de ‘Ben şiir yazarım. Yazıyı çok severim. Bana göre yazı çok önemlidir. Verdiğimiz mücadele halka taşırılmalı. Burada kalmamalı’ diyordu, bunu ısrarla vurguluyordu. Gerilla yaşamından bir günün bile bir romana konu olabilecek güçte olduğunu söylemişti. ‘Yaşananlar kaybolmamalı. Tarih yazılmalı.’ demişti. Güney Savaşı daha yazılmamıştır. Kocaman bir direnişti. Hüseyin arkadaş şehit düşmeseydi, edebiyat konusu olarak en çok öne çıkaracağı konu bu savaş olurdu bence. Destansı bir direnişti. O kahramanların, örneğin Ahmet Rapo arkadaşın bir gününü anlatmak bile yeter. Nasıl aç, susuz kalındığı, havanların atıldığı, bir parça ekmeğin kaç arkadaş arasında paylaşıldığı, uykusuz gecelere rağmen coşkunun hiç azalmadığı. Orada gerçekten büyük bir kahramanlık yaşandı, ama yazılmadı, Kürt halkına mal edilmedi. Adı olmayan kahramanların direniş kalesiydi Haftanin. Onu yazmak bence bütün Kürtlerin önünde duran bir görevdir.

ZİNE MELİTA



YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
 
< Önceki   Sonraki >
© 2010 YXK - Verband der Studierenden aus Kurdistan